SİNOPSİS
Anadolu'nun kuytularında kalmış, sakin bir dağ köyünde bulunan bir ceset, tüm köyü derin bir korku ve merak girdabına sürüklemiş. Köylüler arasında dedikoduları alevlendirerek birbirinden şüphe ederek kendi yargılarını oluşturmaya başlamışlardır. Cesetin ardından yapılan tutuklamalar, yıllardır üstü örtülen sırların da ortaya çıkmasına sebeb olmuştur.
Çoban Celil, doktorla görüştüğü halde bunu reddeden tutarsız ifadeleri nedeniyle tutuklanmaya sevk edilmiştir. Bu durumdan kurtulmanın tek yolu, Eşi Hacer’in dahi bilmediği, yıllardır sakladığı sırrını açığa çıkarmak zorundadır. Köyde yükselen dedikodular sebebiyle Celil’in eşi Hacer giderek yalnızlaşmış ve kocasının suçlu olduğuna inanmaya başlamıştır.
Yıllar önce boşanıp köyüne dönen ve bölgede taş ocağı ile beton santralini işleten Mimar Raci, Celil’in suçsuz olduğuna inanmaktadır. Raci, avukat olan oğlu Enver’den Celil’in dosyasını incelemesini rica eder.
Evliliğindeki sorunlardan uzaklaşma gayreti ile kimseye haber vermeden köye babası Raci’nin yanına gelen Enver, Celil ile görüşmeyi kabul eder. Kaçar gibi geldiği bu dağ köyü, Enver’i giderek daha derin bir karanlığın içine çekmektedir. Bir yanda kendi evliliği, bir yanda evliliğindeki sorunları öğrenme gayretindeki babasının merakı bir yandan Celil’in çaresiz kabullenişi Enver'i derin bir iç hesaplaşmaya itmektedir.
Beklentiler, dedikodular ve yargılar, gerçeği manipüle eden bir perde haline gelmiştir. Enver, bu perdeyi aralamaya çalışırken hem çocukluğu hem de bitmek üzere olan kendi evliliği ile yüzleşmek zorundadır. Acaba gerçeği manipüle eden, beklentiler midir? Yoksa gerçek, beklentilerin ötesinde, hiç kimsenin görmek istemediği bir yerde mi saklıdır?
YÖNETMEN GÖRÜŞÜ
İnsan, doğası gereği aidiyet içgüdüsüyle doğar. Bu içgüdü, onu bir yere, birine veya bir şeye ait olma ihtiyacına iter. Aidiyet, sahip olma güdüsünü tetikler; sahip olma güdü-sü ise beklentileri doğurur. Ancak bu beklentiler, gerçeklerle çarpıştığında, insanı de-rin bir iç çatışmaya sürükler.
Beni, taşrada yaşamayı tercih eden veya yaşamak zorunda kalan insanların mer-kezinde olduğu bir film yapmaya iten motivasyon, insanoğlunun hayatın zorluklarıyla mü-cadele edemediği durumlarda sığındığı limanları keşfetme arzusuydu. Aile, kardeş, dost ve aidiyet hissettiği topraklar, insanın en zayıf anlarında imdadına yetişen sığınaklardır. Ancak bu sığınaklar, bazen kendi içlerinde yeni çatışmalar ve beklentiler doğurur.
Her kararda yeni bir beklentinin ışıklarını yaktığımız yaşamlarımızda, vazgeçtikle-rimizin ve geride bıraktıklarımızın merakıyla yolumuza devam ederiz. Her seferinde bir kar topu gibi büyüyen ve içimizi kemiren “acaba” ile çarpışıp dururuz. Bu film, tam da bu çar-pışmanın ortasında duran insanların hikayesidir. Beklentilerin yıkılışı, gerçeklerle yüz-leşmeyi zorunlu kılar. Ancak bu yüzleşme, acı verici olsa da, insanı özgürleştiren bir sü-reçtir.
Bu film, Anadolu'nun kuytularında kalmış bir dağ köyünde, farklı kültürel yapıdaki ka-rakterlerin beklentilerini ve acabalarını sorgulama çabasıdır. Filmdeki tüm karakterler Avukat Enver, annesi , babası, eşi, çoban Celil ve karısı Hacer, hepsi kendi beklentileri ve gerçekleri arasında sıkışmış karakterler olarak, izleyiciyi de bu sorgulamaya davet etme çabasıdır.
“Beklenti”, insanın kendi içindeki karmaşanın da hikayesidir. Ve belki de he-pimiz, bir şekilde bu hikayenin bir parçasıyız. Çünkü hepimiz, aidiyet ve sahip olma güdü-sünün yarattığı beklentilerle yaşıyoruz. Ve bu beklentiler, gerçeklerle yüzleştiğimizde, bizi bir hesaplaşmanın içine hapsetmektedi